Yazı Detayı
20 Ocak 2018 - Cumartesi 09:31
 
Korgeneral ÖMER FAHRETTİN TÜRKKAN VE MEDİNE MÜDAFAASI’NIN DRAMATİK SONU
Dr. Serdar Göktaş
ÖzelDedektif
 
 

Bi­rin­ci Dünya Sa­va­şı, Osmanlı Devleti için bir­çok ye­nil­giy­le anıl­sa da ta­rih­te eşine az rast­la­nır mü­ca­de­le­le­ri ve o mü­ca­de­le­le­rin ko­mu­tan­la­rı­nı ve kah­ra­man­la­rı­nı da be­ra­be­rin­de ge­tir­miş­tir. Bu yazıda, bu kah­ra­man­lar­dan pey­gam­ber sev­da­lı­sı bir pa­şa­yı ve onun Medine uğrunda yaptığı mücadeleyi anlatmaya ça­lı­şa­ca­ğım. Bu kah­ra­man ta­ri­he “Me­di­ne Sa­vun­ma­sı Kah­ra­ma­nı”, “Medine Müdafii” veya “Çöl Kaplanı”  ola­rak geçmiş olan Korgeneral Ömer Fah­ret­tin TÜRK­KAN Paşa’dır. Aslen Taşköprü­lü bir aile­nin tek erkek çocuğu olan Fah­ret­tin Paşa, 4 Şubat 1868 ta­ri­hin­de günümüzde Bulgaristan sınırları içinde bulunan Rus­çuk´ta doğmuştur. Ba­ba­sı Tuna Vi­la­ye­ti Posta ve Telg­raf Mü­dü­rü Meh­met Nahit Bey, Taş­köp­rü­lü Ha­cı­ka­dı­zadeler aile­sin­den­dir. An­ne­si ise Mohaç Sa­va­şı kah­ra­man­la­rın­dan Bali Bey aile­sin­den Fatma Adile Hanım’dır. İlko­ku­la Rus­çuk´ta baş­la­yan Paşa, 1877-1878 Os­man­lı-Rus Sa­va­şı’nda Rus­çuk’un Osmanlı Devleti tarafından bo­şal­tıl­ma­sı üze­ri­ne aile­siy­le birlikte İstan­bul´a göç etmiştir. Ba­ba­sı önce Halep, sonra Şam, daha sonra da İstan­bul Posta Telg­raf Mü­dür­lü­ğü­ne atan­dı­ğın­dan il­ko­ku­lu Şam’da bi­tirebil­miştir. Şam Askeri Lisesinden mezun olduktan sonra 1885 yılında girdiği İstan­bul Harp Okulundan 1888 yılında Teğmen, devam ettiği Harp Akademisinden 23 Mayıs 1891’de kurmay yüzbaşı olarak mezun olarak Er­zin­can´daki 4. Ordu bün­ye­sin­de su­bay­lık gö­re­vi­ne baş­la­mıştır.

 

1908’de II. Meş­ru­ti­yet ilan edi­lin­ce İstan­bul Se­li­mi­ye I. Ni­za­mi­ye Tü­me­ni Kur­may Baş­kan­lı­ğı­na ge­ti­ril­miştir. 1912 yı­lın­da Bal­kan Sa­va­şı’nın ikin­ci ev­re­sin­de Ge­li­bo­lu´daki 31. Tümen Ko­mu­tan­lı­ğı­na atanmıştır. Bu tümen, 22 Tem­muz 1913’te Edir­ne´ye ilk giren bir­lik olmuştur. I. Dünya Sa­va­şı´ndan önce Musul´daki 12. Ko­lor­du Ko­mu­tan­lı­ğı ile Halep´te 4. Ordu Ko­mu­tan Ve­kil­li­ği gö­rev­le­rin­de bu­lun­muştur. Hicaz´daki İngi­liz kış­kırt­ma­sı so­nu­cu or­ta­ya çıkan teh­li­ke­li ge­liş­me­ler üze­ri­ne bazı subay ar­ka­daş­la­rıy­la 23 Mayıs 1916 ta­ri­hin­de Me­di­ne´ye ha­re­ket eden Fahrettin Paşa, burada ida­re­yi eline almıştır. 17 Tem­muz 1916 ta­ri­hin­de Hicaz Kuv­ve-i Se­fe­ri­ye­si Ko­mu­tan­lı­ğı­na ge­ti­ril­miştir.

 

Fah­ret­tin Paşa´nın Me­di­ne mü­da­fası sı­ra­sın­da gös­ter­di­ği inanç ve ve­fa­kar­lık bu mil­le­tin pey­gam­be­ri­ne olan say­gı­sı­nın ve bağ­lı­lı­ğı­nın en güzel ör­ne­ği­dir. Pey­gam­be­ri­mi­zin tür­be­si­ni sık sık ziyaret eden ve bir türbedar gibi türbeyi kendi el­le­ri ile silip sü­pü­ren ve onu asla düşmana tes­lim et­me­ye­ce­ği­ni söy­le­yen Fah­ret­tin Paşa, Medine’de bedevi isyanlarının arttığı dönemde Cemal Paşa’nın “İstersen tecrübeli Alman pilotlardan gönderelim” teklifini geri çevirmiş: bir İslam beldesi olan Medine’yi savunurken yalnızca Müslüman askerlerle bu işi yapmak istediğini söyleyerek bu konudaki hassasiyetini ortaya koymuştur. Medine savunması, askeriyle tek vücut olmuş bir Osmanlı Paşasının vatan ve peygamber sevgisinin bir yansımasıdır. Medine Müdafii Fahrettin Paşa, Medine’de bulunduğu sırada yaptığı resmi yazışmalarda askerleri için “Mehmetçik” tabirini kullanmakta ve onları Peygamber’in askerleri olarak nitelendirmektedir. İngiliz oyunlarıyla, bedevilerin isyanlarıyla, açlıkla, susuzlukla, 50 dereceyi aşan kavurucu sıcakla, başta İspanyol Nezlesi ve askerin dişlerini ve çenesini düşüren İskorpit hastalığı olmak üzere türlü hastalıklarla ve ağır çöl koşullarıyla canla başla mücadele ederek Medine-i Münevvere’yi Hz. Peygamberin kabrini son ana kadar savunan, teslim çağrılarını geri çeviren Fahrettin Paşa’nın bu dik duruşu ancak ve ancak Peygambere duyduğu sonsuz sevgiyle açıklanabilir.

 

Medine’deki direnişi kırmak isteyen İngilizlerin I. Dünya Savaşı sonlarında Hicaz Demiryollarını bombalaması üzerine Medine’nin dış dünya ile bağlantısı tamamen kesilmiş ve sıkıntılar daha da artmıştır. İsyancıların baskınları, pusuları, Hicaz Demiryolu’nun bombalanması gibi pek çok olayın yaşandığı bu mücadeleler esnasında en temel sorun açlık ve susuzluk olmuştur. İngiliz ajanı Lawrence ve adamları tarafından su kaynaklarının zehirlendiği bir ortamda Medine’ye gelen tren seferlerindeki aksamalar hem askerleri hem de halkı yiyecek sıkıntısı ile karşı karşıya getirmiş, halkın önemli bir kısmı şehri terk etmek mecburiyetinde kalmıştır. Buna rağmen Hz. Peygamberin kabrini düşmana bırakmamakta kararlı olan Osmanlı askerleri un stokları azalınca hurma çorbası içmiş, hurma çekirdeklerini öğüterek elde ettikleri undan ekmek üreterek yemişlerdir.

 

Büyük komutan Fahrettin Paşa, bir taraftan Medine’nin geleceğini düşünürken diğer taraftan da gıda sıkıntısına çözüm yolları arıyordu. Medine açlıkla boğuşurken çok ilginç bir olay yaşanır. Şehir, çekirge istilasına uğrar. Herkes bu durumu endişeyle karşılarken Fahrettin Paşa, askerlerini toplayarak; Peygamber Efendimiz döneminde de Hicaz’da çekirge istilasının yaşandığını ve sahabenin çekirge yediğini söyleyerek durumu bir fırsata dönüştürmek istemiştir. Askerlerine, Hz. Peygamberin “iki ölünün ve iki kanlının yenmesi bize helal oldu” şeklindeki hadisini hatırlatan; iki ölü balık ve çekirge, iki kanlı dalak ve karaciğerdir.” diyen Fahrettin Paşa, çekirge yemenin sünnet olduğunun altını çizerek askerlerini buna alıştırmak için şu bildiriyi yayınlamıştır: Çekirgenin serçe kuşundan ne farkı var? Uçar, yeşilliklerle beslenir, temiz ve taze olan yiyecekleri yer… Hicaz, Yemen, Asir Araplarının başlıca gıdası çekirgedir. Bedeviler sağlamlık ve çevikliklerini çekirgelere borçludurlar. Hekimlerimiz de çekirgenin şifa verici ve besleyici olduğundan bahsediyorlar…” diyerek Peygamber Efendimiz’in kabrini düşmana teslim etmemek için yaşadıkları bu sıkıntı karşısında Allah’ın kendilerine bir lütufta bulunduğunu ifade etmiştir. Fahrettin Paşa’nın bu açıklamalarıyla askerimiz çekirge yemiş, çekirge unundan ekmek yapmış, çekirge kurusunu da çerez niyetine yiyerek bir süre bu şekilde beslenmiştir. Medine Müdafaası sırasında karşı karşıya geldiği meşhur İngiliz Ajanı Lawrence tarafından “Çöl Kaplanı” olarak tanımlanan Fahrettin Paşa, Medine’yi ele geçirmek isteyen İngilizlerin güdümündeki Arap Aşiretleri’ne karşı tüm imkansızlıklara rağmen bu kutsal beldeyi, Temmuz 1916’dan itibaren başlayarak Ocak 1919’a kadar 2 yıl 7 ay savunmuştur.

 

Fahrettin Paşa ve askerleri böyle bir durumda iken Osmanlı Devleti, İtilaf Devletleriyle 30 Ekim 1918’de Mond­ros Mü­ta­re­ke­si’ni im­za­la­mış ve yenilgiyi kabul etmiştir. Bu antlaşma uyarınca Fahrettin Paşa’nın en yakın İtilaf Kuvvetleri komutanlarından birine teslim olarak Medine’den çekilmesi gerekiyordu. Ancak Paşa, Medine’yi sonuna kadar savunmakta kararlıydı. Bu kararlılığını bir Cuma günü Harem-i Şerif’in minberinden şu sözlerle bir kez daha ortaya koymuştur.

 

“Ey Nas! Malumunuz olsun ki kahraman askerlerim bütün İslam’ın sırtını dayadığı yer, manevi gücünün desteği, Hilafetin gözbebeği olan Medine’yi son fişengine, son damla kanına ve son nefesine dek muhafazaya ve müdafaaya memurdur. Buna Müslümanca, askerce azmetmiştir. Bu asker Medine’nin enkazı ve nihayet Ravza-ı Mutahhara’nın yeşil türbesi altında kan ve ateşten dokunmuş bir kefenle gömülmedikçe, Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve nihayet Mescid-i Saadet minareleriyle yeşil kubbesinden al sancağı alınmayacaktır! Allahu Teala bizimle beraberdir. Şefaatçiniz O’nun Resulü Peygamber Efendimizdir.”

 

Bu açıkça meydan okumaya karşı Osmanlı Hükümeti ve Harbiye Nezareti tarafından bir­li­ğiy­le bir­lik­te “direnişe son vermesi ve teslim olması” em­re­dil­diy­se de bu emre uy­ma­yan Fah­ret­tin Paşa: “Hükümet, Medine’nin anahtarlarını bir İngiliz yüzbaşısına teslim et, diyor. Böyle bir şey yapmaktansa silahlarımızla dövüşerek ölmek evladır. Buranın teslimi için yalnız Harbiye Nazırının ve hükümetin emri yetmez, mutlaka Hilafet ve Padişahın bir iradesi olmalıdır.” diyerek direnişe devam etmiştir.

 

Burada bir parantez açmak istiyorum. Fahrettin Paşa ve birliklerinin çektiği sıkıntıların bir kısmını anlattım. Fakat Fahrettin Paşa’nın başından geçenlerin belki de en dramatiği şimdi anlatacaklarım olacaktır. Belki de çoğumuz bilmeyiz hatta ben de daha yeni öğrendim. Araştırmalarım sırasında Medine müdafasının son aylarında deyim yerindeyse darbeci bir zihniyetin zuhur ettiğini müşahade ettim. Şöyle ki Mondros Mütarekesinin imzalanması ve Medine müdafası sırasında yaşanan olumsuz şartlardan dolayı ordu içinde çatlak sesler yükselmeye başlamıştır. Bu hoşnutsuz güruh, gizli gizli Fahrettin Paşa’nın altını oymaya başlamışlardır. Hatta kendilerine bağlı birliklere dağıtılmak üzere bir isyan beyannamesi bile hazırlamışlardır. Peki bunların niyetleri neydi? Fahrettin Paşa’ya karşı kurulan bu ihanet şebekesinin üyeleri özetle şöyle diyordu: “Mademki devletimiz mütareke imzalamış ve ordunun büyük kısmı terhis olmuştur. Bizim bu Arap topraklarında didinmemiz nedendir. Zaten hükümetimiz bu muhasematın kesilmesini ve birliklerimizin teslim olmasını ister. Aklını kaçırmış olan Paşa, hükümetin emrini dinlemez ve padişahtan ferman ister. Bu duruma bir son vermek gerekiyor. Bizi burada açlıktan öldürecek.” Bu beyanname etkisini hemen göstermiş, askerler arasında büyük bir huzursuzluğa neden olmuş ve birliklerden firarlar başlamıştır. Bu durum bize Fahrettin Paşa’nın yüce ülküsünü halen daha anlamayan bunun sıradan bir savaş olduğunu sanan önemli bir kitlenin özellikle yüksek rütbeli subaylar arasında var olduğunu göstermektedir. Bunlar yüzünden Fahrettin Paşa gün geçtikçe ve şartlar ağırlaştıkça amacında yalnızlaşmaya başlayacaktır. İsyancı grup, askeri isyana davet eden bu beyannameden sonra ikinci bir ihanet içerisine girmiş ve bunun sonucunda Fahrettin Paşa pes etmek zorunda kalmıştır. İhanet şebekesi, paşanın bilgisi dışında, Medine’nin teslim edilmesine yönelik olarak İngiliz ve İsyancı Arap Aşiret Reisleriyle anlaşmışlardır. Bu doğrultuda iyice yalnız kalan Paşa, anlaşmayı tasdik etmemesine rağmen boyun eğmek zorunda kalmıştır. Kendisinin teslim olması için kararlaştırılan gün geldiğinde son derece ilginç bir olay yaşanmıştır. Fahrettin Paşa, son bir defa Peygamber Efendimizin kabrini ziyaret etmek isteğini bildirir ve kabre girer. Fakat uzun bir süre çıkmaz ve teslim olmayacağını beyan eder. İşte bu olaydan sonra ihanetin üçüncü perdesi oynanır. İngiliz ve İsyancı Arapların kaç aydır düşünüp yapamadığını Paşa’nın kendi kumandası altındaki isyancı subaylar gerçekleştirir. 10 Ocak 1919 tarihinde sözde Paşa’yı bu inadından vazgeçirmek fakat aslında zorla ele geçirmek için Paşanın ikamet ettiği yere girerler ve kendisini ceketsiz pantolonsuz derdest ederek tutuklarlar. Kendisine bu hareketi yapanlara Paşa: “Allah belanızı versin! Nihayet kumandanınızı elinizle düşmana teslim edeceksiniz öyle mi? Allah sizi kahretsin” diyerek tepki göstermiştir.

 

Paşa, 13 Ocak 1919 günü ise bu sözde Türk askerleri tarafından İngi­liz­le­re tes­lim edil­miştir. Bu durum karşısında önce İngiliz kontrolündeki Mısır’a götürülen Fahrettin Paşa, daha sonra savaş esiri olarak Malta’ya sevk edilmiştir. Bu sı­ra­da, İstan­bul’daki Osmanlı Hükümeti tarafından emirlere uymadığı gerekçesiyle savaş suç­lu­su ola­rak yar­gı­la­na­rak hak­kın­da ölüm ce­za­sı ve­ril­miştir.

 

Medine’de kaldığı sürece şehri savunmanın dışında imar faaliyetleriyle de uğraşan Paşa, Hz. Peygamber’in kabrine giden yolları genişletmiş, Osmanlı askerlerinin defnedildiği Medine’deki Cennetü’l Baki mezarlığını düzenlemiştir. Bu sırada şehrin yağmalanması ihtimaline karşı Pey­gam­be­ri­miz’in (SAV) tür­be­sin­de sak­la­nan 100 parçaya yakın kutsal emaneti bir tren­le İstan­bul´a gön­der­miştir. Bu eş­ya­lar halen Top­ka­pı Sa­ra­yı Mu­kad­des Ema­net­ler Bö­lü­mün­de ser­gi­len­mek­te­dir.

 

Peki, Fahrettin Paşa’nın akıbeti ne olmuştur. TBMM Hü­kü­me­ti­nin ba­şa­rı­la­rı üze­ri­ne 30 Nisan 1921’de Malta´daki tu­tuk­lu­lu­ğu sona ermiş. 2 Ağus­tos 1921’de Sarp sınır ka­pı­sın­da Kazım Ka­ra­be­kir Paşa ta­ra­fın­dan kar­şı­la­nıp Mustafa Kemal Paşa´nın ya­nın­da yer almıştır. 27 Ekim 1921´de Kabil El­çi­li­ği­ne atan­dı. Af­ga­nis­tan ve çev­re­sin­den İstik­lal Sa­va­şı’na mad­di-ma­ne­vi des­tek sağ­la­mıştır. Kabil´de dört yıl el­çi­lik yap­tık­tan sonra 6 Ha­zi­ran 1926 ta­ri­hin­de İstan­bul´a döndü. 1929 yı­lın­da ye­ni­den or­du­da görev aldı. As­ke­rî Yar­gı­tay Baş­kan­lı­ğı ve Üye­li­ği yap­tık­tan sonra 5 Şubat 1936 ta­ri­hin­de emek­li­ye ay­rıl­mıştır. 22 Kasım 1948 ta­ri­hin­de tren­le An­ka­ra´ya ge­lir­ken Es­ki­şe­hir ya­kın­la­rın­da kalp krizi ge­çi­rip vefat etti. Ce­na­ze­si Ru­me­li­hi­sa­rı Aşi­yan Me­zar­lı­ğı´nda top­ra­ğa ve­ril­di. Çek­ti­ği 300 kadar fo­toğ­raf, aile­si ta­ra­fın­dan "Fah­ret­tin Paşa Ko­lek­si­yo­nu" adıy­la İstan­bul´daki İslam Tarih Sanat ve Kül­tür Araş­tır­ma Mer­ke­zi­ne (IR­CI­CA) ba­ğış­lan­mış­tır. Ömer Fah­ret­tin Paşa´nın Sı­dı­ka Hanım´la ev­li­li­ğin­den doğan oğul­la­rı Selim Türk­kan ve Meh­met Orhan Türk­kan da as­ker­lik mes­le­ği­ni seçip Tümg. ve Tuğg. Rüt­be­si­ne kadar yük­sel­di­ler. M. Orhan Türk­kan Paşa 13. dönem (1965-1969) Kırk­la­re­li Mil­let­ve­kil­li­ği de yapmıştır.

 

Nişan ve Madalyaları

1 Haziran 1915’te İkinci Dereceden Mecidî Nişanı,

30 Eylül 1915’te Muharebe Gümüş İmtiyaz Madalyası,

24 Şubat 1916’da Alman İkinci Sınıf Demir Salip Nişanı,

2 Temmuz 2016’da Muharebe Altın Liyakat Madalyası,

17 Ocak 1917’de İkinci Dereceden Osmani Nişanı, s.73.

16 Mart 1917’de Muharebe Altın İmtiyaz Madalyası,

12 Nisan 1918’de Birinci Dereceden Kılınçlı Mecidî Nişanı,

Harp Madalyası,

Avusturya - Macaristan Madalyası,

TBMM tarafından İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi.

 

 
Etiketler: Korgeneral, ÖMER, FAHRETTİN, TÜRKKAN, VE, MEDİNE, MÜDAFAASI’NIN, DRAMATİK, SONU,
Yorumlar
Ulusal Gazeteler
Puan Durumu
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Haber Yazılımı