Yazı Detayı
14 Ağustos 2017 - Pazartesi 12:10
 
CAN TENDE İKEN “HELALLEŞMELİYİZ
Gider'in Gündemi
bayburtsila@gmail.com
 
 

Uzun bir süredir yazı yazamıyorum; sol kolumda (omuz tarafında) beliren ağrı buna engel oluyor.. Doktorları iyi bir arkadaş olarak sevsem de, oldum olası, hasta olarak onların yanına gitmeyi de hiç sevmem ..

 

Şimdide aynı alışkanlığımı sürdürdüğümü burada söylemiş olayım. İğneden – ilaçtan hep uzak durmuşumdur en az altmış yıldır.. Eskiden özellikle ilkokullarda - orta okullarda “çiçek aşısı”, “Verem aşısı”, “karma aşı”, “tifo aşısı”, “difteri aşısı”, “boğmaca aşısı” gibi değişik aşılar yapılırdı öğrencilere..

 

Cumhuriyet İlkokulu’nda, “967 Veysel GİDER”in, “İlk okul öğrencilerinin sosyal, sağlık ve ruhsal durumlarını inceleme ve kayıt dosyası”nda yazılanlara bakılırsa, 01 Ekim 1957 gününden, 26 Aralık 1963 gününe kadar tamı tamamına 13 ayrı türde aşı olduğu bildirilmektedir.

 

Peki gerçekten bu kadar iğneyi bana vurmuşlar mıydı?.. Bakın bu yazılı belgeye baktığımızda gerçek gibi gözükmektedir; tam 13 kere iğne vurulmuşum.. Doğru mu? Değil!.. okullarda, burada yazılanlardan daha fazla aşı vurulduğuna inanıyorum da, benim bunlardan en fazla birinci – ikinci sınıflarda korka korka (belki) iki tanesine katılmış olduğumu sanıyorum..

 

Burada belgelediğim aşı olayı sadece Cumhuriyet İlkokulu’nda olanlarla ilgili.. Diğer okullarda da arasıra aşı vurulduğunu biliyorum; ne var ki, İlkokul sanırım 2. Sınıftan başlayıp, 4. Sınıf, 5. Sınıf, Bayburt Ortaokulu’nda, 1. – 3. Sınıfların tamamı, Gümüşhane Öğretmen Okulu’nda iki yıl, Bayburt A. Lisesi’nde 4 yıl “sınıf mümessili” olduğum için hep kendimi gizleyip, iğne vurulmadığımı şu an söylemek gereğini duyuyorum..

 

Niye bu konuya girdim biliyor musunuz?.. Nereden bileceksiniz.. Söyleyeyim de, beni iyi dinleyin. Sanırım geçen yıldı (önceki yılda olabilir); bir kardeşimiz vardı, Rahmetli oldu. Çok iyi konuşurduk, inanın bugün dahi adını bilmiyorum; utanırdım ki, Senin adın nedir? diye sorayım kendisine..

 

Şimdiki gibi Kurban Bayramına az bir gün kalmıştı.. Kendisiyle, (daha önce şakalaştığımız) Bayburt Ticaret ve Sanayi Odası’nın gökdeleninin önünde karşılaştık; selam verdim, almadı (daha önceki geçmiş günlerde de selamımı almamıştı) ..

 

Çok sevdiğim bir kardeşimizdi Rahmetli.. Kendisine yaklaşıp, neden selamımı almadığını sordum.. O, benimle hiç konuşmak istemiyordu. Zorladım kendisini.. Artık benden kurtulamayacağını anlamış olacak ki, kırgınlığını – alınganlığını ortaya koyarak içindekilerini birer birer dökmeye başladı.

 

Rahmetli, “…. Sen on beş gün rahat rahat oruç tuttun; bense bayrama kadar hastanede süründüm; anam – dinim ağladı..” diyince, kendisinin hasta olduğunu, hastanede yattığını anlayarak, Geçmiş olsun; inan bilmiyordum; bilseydim gelip seni ziyaret etmez miydim.. dedim.

 

“He.. Hem kolumu sakat edeceksin, hem de benim yanıma gelip, geçmiş olsun diyeceksin..” dedi. Şaşırıp kaldım. Bu ne demekti böyle?.. Onun kolunu nerede sakat etmişim diye kendisine sordum.. Bana karşılık vermek bile istemiyordu.. Belli ki büyük bir alınganlık içerisindeydi..

 

Yüzüne gülmeye başladım; nasıl olduğunu, benimle ilgisi ne idi diye sordum.. Bir yanlışlığının olabileceğini bekliyordum kendisinden. “Niye!..” diye başlayıp, sözlerini birer birer düzdürdü ardı ardına..

 

“.. Ramazan’ın on beşiydi unuttun mu?.. Aynı burada idi.. Bana yumruk atmıştın; omuzuma yumrukları saymıştın.. Unutursun tabi, on beş gün ben çektim acısını!..” gerisini de getirdi, anlamıştım ki, o söylediği bir gerçekti. Ramazan’ın onbeşinde, ya da birkaç gün daha önce (oruçlu olarak) karşılaştığımızda, bana el şakası yapmış, bende karşılık olarak yumruklarımı (şaka yollu olarak) omuzuna saymaya başlamıştım..

 

Öyle hızlı vurduğumu da sanmıyorum. Demek ki, ya tam olarak bilemiyorum; belki de omuzunda bir zayıflık mı vardı?.. Düşünüp üzülmeye başladım.. Ortada bir gerçek vardı, benden daha iri yapılı, kollu – kuvvetli olan bu kardeşim benim yumruklarıma dayanamamış, o günü akşamı ağrı çekilemez olunca da hastaneye kavuşturulmuş..

 

Anlattığına göre, o şakalaştığımız sıra omuz kemiği kırılmış mı – çatlamış mı bilemiyorum; büyük bir sıkıntı olmuş.. O sıra sıcağıyla anlayamamış, akşam olunca olayın ağırlığı ortaya çıkmış.. İnanın ki, bu gün olmuş daha inanabilmiş değilim benim yumruklarımdan o duruma gelmiş olduğuna..

 

Artık önemli olan benim düşüncelerim değildi. O kardeşimizin düşündükleriyle yaşadıkları önemliydi. Artık gönlünü almam gerektiğini düşünerek kendisinden özür dilemeye başladım.. Benim söylediklerimin hiç mi hiç işe yaramadığını görünce kendisine yalvarmaya bile başlamıştım..

 

O ise hiç aldırmıyor, “.. Hakkı mı sana helal etmem!.. Sen on beş gün rahat rahat oruç tuttun, ben hastanede süründüm!..” diyordu. Hazreti Peygamber (S.A.V.) bir hadis - i şerifinde buyuruyor du ki: “Üzerinde kul hakkı olan, ölmeden önce ödeyip helalleşsin! Çünkü âhirette altının, malın (paranın – pulun) değeri olmaz. O gün, hak ödeninceye kadar, kendi sevaplarından alınır, sevabları olmazsa, hak sahibinin günahları buna yüklenir. (Buhari)”

 

Ne yapacağımı şaşırmıştım. Bu anlattıklarım o yapının önünde, bir çok tanıdığında tanıklığında sürüyordu üstelik.. Daha önceki şakalaşma durumuna tanık olanlardan da vardı o sıra yanımızda..

 

Ne yapacağımı şaşırmıştım. Çocuk o kadar çekmiş ki, yıllar süren arkadaşlığımızı bile hiçe sayıyordu.. Ne yapmalıydım diye düşünürken, kendisine eğer beni affederse ne isterse onu yerine getireceğimi söyledim.. Hiçbir şey yapmadan duracağımı, onunda benim koluma istediği gibi, istediği ağırlıkta vurabileceğini – kırabileceğini bile istemiştim..

 

O, hep aynı sözü söylüyordu bana.. “.. Hakkı mı sana helal etmem!..” diyor, başka bir şey demiyordu. Kardeşim, bu şakalaşmayı sen başlattın; sen istedin.. Sen ilk olarak bana vurmaya çalıştın; ben de eski bir boksör olarak senin en sağlam bildiğim omuzuna doğru birkaç yumruk salladım.. Burada benim günahım ne?.. diye kendisine yalvarıp, <<hak>>kını <<helal>> etmesini istiyordum..

 

Kendisine, istediği yerden, en pahalısından bir kat elbise almamı önerdim; istemedi! Olay beni oldukça üzmüştü.. Ne yapmalıydım; ne etmeliydim, diye düşünürken gözlerim birden parladı.. Evet (şu anki gibi) Kurban Bayramı’na çok az bir süre kalmıştı..

 

Bu mübarek Kurban Bayramı öncesinde kendisinin gönlünü alıp, helallığını kazanabilir miydim, diye düşünerek, kardeş gel sana istediğin bir kurbanlık alayım da, bana olan hakkını helal et, diye yalvardım..

 

O öyle bir küskünlüğün içerisine düşmüştü ki, bana karşı ilgisiz davranışlarının yanı sıra, o söylediği sözünü yenilemekten başka bir söz söylemiyordu. Hiçbir önerimi değerlendirmediği gibi, “..şunu alırsan bana, seni affeder, helalleşirim..” bile demiyordu. Artık büyük bir yıkım içindeydim.. Ne yapmalıydım?.. Nasıl edip te bu kardeşimizle helalleşebilirim diye günlerce düşündüm durdum..

 

Yine aynı yerde karşılaştık.. Selamımı artık almaya başlamıştı. Öylesine de olsa bana biraz daha canlı karşılık verdiğini görüyordum. Anlamıştı ki ben üzülüyordum; yaptığımda ise kasıt yoktu.. Olsa olsa, o an için elimde olmayan bir ayarsızlıkla ona saydığım yumrukların ağırlığı olabilirdi..

 

Kendisini anlaşmaya biraz daha yatkın görünce, yanımızda bulunan bir başka arkadaşla birlikte çay içmek için bir istekte bulundum; “He..” de demedi, “Yoğ” da demedi. Benim üzüntümün en az onun çektiği ağrılardan aşağı olmadığını anlar gibi oluyordu.

 

Kardeş, hakkını bana helal edesin diye, sana istediğin markada – kalitede bir kat elbise alayım dedim, gel sana, senin seçeceğin bir kurbanlık alayım dedim, daha ne istiyorsan iste dedim, hiç birisine “Evet!..” demedin..

 

Gel beni kırma, hakkını bana helal edesin diye, sana beş yüz lira hediye edeyim de, senin içinden ne almak geliyorsa onu alıp, bana da hakkını helal edesin.. Bu günün yarını var; helalleşelim..

 

O anki durum gözlerimin önüne geldiğinde inanın ki, üzüntüm artıyor, gözlerim doluyor; bu gün bile içim sızlıyor.. Zavallım.. (O her önerime karşı çıkan davranışı yok olmuş) Sessizce beni dinliyordu.

 

Hemen koluna girip, üç arkadaş Saat Kule Meydanı’nın yolunu tuttuk; bir pastanenin üst katına çıkıp bir şeyler atıştırıp, aşağıya inip, bankadan çektiğim beş yüz lirayı kendisine verdiğimde, bütün hakkını bana helal ettiğini, bu sözlerini ise büyük bir içtenlikle söylediğini duyuyordum.

 

Çok kısa bir süre geçmişti aradan; yine aynı yapının önünden geçiyordum ki, bizim poşalardan birisi, “Veysel abi!..” diye seslendi bana. Sanki müjde verir gibi, “Senin adamın Rahmetli oldu!.. Biliyor musun?” diye ekledi.

 

Benim adamım kim di?.. Rahmetli olan bu kişinin benimle ilgisi neydi diye kısa bir düşünme payım oldu.. O, bu sıra bana durumu anlattı, “Hani şu helallik almıştın ya, yumrukla omuzunu kırmıştın ya, o birkaç gün önce birden bire öldü..” diyince sevineyim mi, üzüleyim mi diye kafamın içi karmakarışık oldu.

 

Öyle ya, Rahmetli ile helalleşmiştik ya, sevinmeliydim; ne var ki, benden yaşta küçük olup, daha kollu kuvvetli olan bu kardeşimizin bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi vardı; üstelik yokluklar içerisinde geçirdiği bu yaşantısı, belki gelecekte düşlediği güzellikleri göremeden çekip ayrılmıştı aramızdan, buna nasıl üzülemezdik!.. Allah’ım gani gani Rahmet eylesin..

 

Yaşantım boyunca unutamayacağım bir anımın kahramanı olan bu kardeşimize “Fatiha”lar gönderiyorum.. İnşallah gerçekten beni affetmiştir..

 

Peki biz buraya nereden geldik?.. Yazımın hemen baş tarafına bir bakalım isterseniz.. <<Uzun bir süredir yazı yazamıyorum; sol kolumda (omuz tarafındaki) ağrı bana engel oluyor.. Doktorları iyi bir arkadaş olarak sevsem de, oldum olası, hasta olarak onların yanına gitmeyi hiç sevmem ..>>

 

Evet, sol omuzumda bir ağrı var, günlerdir ağrıyor.. Acaba o Rahmetli’nin duyduğu ağrı – sızı, benim duyduğumdan daha mı fazlaydı?.. Belki de benim duyduğum ağrı, onun duyduğu ağrıdan çok çok azdı..

 

Her nasıl olursa olsun, herkesin “hakkına – hukukuna” saygı gösterip, yaptığımız şakaların bir gün geri dönüp, bizi etkileyeceğini unutmamalı, hele hele << El şakası >> yapmanın gelecekte ne gibi zararları olacağını da unutmamalıyız!

 

İğneden – ilaçtan korkup, doktorun yanına gitmekten çekinmek bile, “Kul Hakkı”ndan kurtulabilmenin gerçek bir yolu değildir!.. Can tende iken “helalleşmek” gerçek Müslüman’ın en başta gelen görevi olmalıdır.

 

Başka bir konuda buluşmak üzere, herkese en derin saygılarımı sunarım. 

 
Etiketler: CAN, TENDE, İKEN, “HELALLEŞMELİYİZ,
Yorumlar
Ulusal Gazeteler
BİZİM GAZETE
Puan Durumu
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
1
Galatasaray
26
27
2
2
8
12
2
Medipol Başakşehir
26
23
2
2
8
12
3
Beşiktaş
22
19
2
4
6
12
4
Kayserispor
22
19
2
4
6
12
5
Fenerbahçe
20
25
2
5
5
12
6
Sivasspor
19
18
5
1
6
12
7
Bursaspor
18
22
4
3
5
12
8
Göztepe
18
22
4
3
5
12
9
Akhisarspor
18
18
4
3
5
12
10
Alanyaspor
17
25
5
2
5
12
11
Trabzonspor
16
23
4
4
4
12
12
Kasımpaşa
15
20
5
3
4
12
13
Yeni Malatyaspor
14
16
6
2
4
12
14
Antalyaspor
13
14
5
4
3
12
15
Atiker Konyaspor
11
12
7
2
3
12
16
Osmanlıspor FK
8
17
8
2
2
12
17
Gençlerbirliği
8
14
8
2
2
12
18
Kardemir Karabükspor
8
12
8
2
2
12
Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv
Haber Yazılımı