Haber Detayı
07 Mayıs 2014 - Çarşamba 10:38
 
Tozlu:Şiddet ruhlarda, bize düşen ruhları diriltmektir
YAŞAM Haberi


Bayburt Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Necmettin Tozlu, ‘Çağın Sorunları Karşısında Eğitim’ seminerinde şiddet üzerine konuştu.

Tozlu:

" Batı bakışı, Batı medeniyeti şiddeti, kuvveti, gücü seçmiştir. Tarihte olduğu gibi doğu’ya-İslam dünyasına saldırıyı, istilayı seçmiştir. Varoluşunu güce, şiddete endekslemiştir. Batılı güçlü devletler hep bu yolu tercih etmişlerdir. Erdemi, feraseti, yardımı, şefkati seçmemişlerdir. Bu, kısa yollu bir zaferdir. Uzun bir zaman dikkate alındığında İngiltere’nin, S.S.C.Birliği’nin başına gelen ABD’nin, AB’nin, tüm güc odaklı zulüm makinelerinin de başına gelecektir."

"Şiddet her yerde. Ailede, sokakta, mektepte, toplumda, devlette vs. Çünkü şiddet ruhlarda. Öyleyse çağa düşen ruhları dirilmektir. Modern çağ bunu başaramaz. Çünkü bu sonuç onun eseri. Böyle bir dünyanın mağdurları bizlere yol gösterici olabilirler. Her iki vakamızın da hasretini çektikleri şefkatle bakan, sevgiyle ışıldayan bir çift göz. Muhabbetle kucaklayan bir kalp. Aslında bütün dünyanın da iştiyakını duyduğu, hasretini çektiği bu. Mesele, bütün mesele bu. Ölen, taşlaşan kalbleri diriltme. İnsanı diriltme. Aslında insanlık diri olduğunu sansa da ölü. Allah’ın ışığını almayan kalbler ölüdür. Peygamber sevgisiyle titremeyen, açılmayan, kardeşine merhamet etmeyen insanlar ölüdür. Ruhlar diriltilmelidir. Bunun ilacı savgidir, aşktır. Yanmaktır. Bugün Müslümanın görevi budur. Aşk ateşiyle kalbleri tutuşturmak. Allah’a inancı, sevgiyi yüreklere taşımak. Kur’an buna odaklanır. Kalblere inancın, umudun, sevginin, merhametin ateşini taşır. Peygamber aşkını, Allah aşkını ulaştırır. "

Sunumun tamamı şöyle:

ŞİDDET ÜZERİNE     Prof. Dr.Necmettin Tozlu

BATI  MEDENİYETİ ŞİDDETİ, KUVVETİ, GÜCÜ SEÇMİŞTİR.

İnsan kendisi üzerinde, olan-biten üzerinde zaman zaman da olsa düşünmelidir:

Şüphesiz bu, içerisinde bulunulan şartları dikkate almadan yapılamaz. Biz bir dünyada yaşıyoruz. Bu gerçeği bir kenara itemeyiz. Yani bu dünyanın şartları bizi çepçevre sarmakta ve etkilemektedir. Dünyanın ekonomik, siyasi, sosyal ve metafizikî şartları ürkütücü. Gün geçmiyor ki bir savaş olmasın, zayıf, güçsüz ülkeler talana, istilaya uğramasın, ocaklar sönmesin, insanlar acı çekmesin. Elbette bunlar tesadüf değildir. Bu arada bütün acıyı Müslümanlar çekmekte, onların ülkeleri alt-üst edilmekte, değerleri dağıtılmakta, birbirlerini boğazlamaları sürüp gitmektedir. Bu, sadece bugüne mahsus değil. Ne var ki Batı’nın dünya düzenini dizayn ettiği çağdaş uygulamalarla şiddetini artırır, nerdeyse dünya nizamı halini alır. Mesela Körfez Savaşı’nı düşünelim. Irak’ı pes ettirmek, Kuveyt’ten çıkarmak için binlerce insanın öldürülmesi, evlerin yıkımı, tarihi eserlerin yok edilmesi mi gerekiyordu (Mezopotamya Medeniyeti kalıntılarını koruyan müzeyi bile bombalamaları-S. Karakoç)?

Aynı uygulamaları İngiltere’nin Birinci Dünya Savaşı’nda Ortadoğu’da gerçekleştirdiği bilinmektedir. Öyle ki İngiltere bu bölgede tüm İslâm ülkelerini kana boğar, ocakları söndürür, bölgeyi viraneye çevirir. Hatta İngiltere iki dünya savaşından da galip çıkar. Bütün bunlar İngiltere’nin üzerinde güneş batmayan imparatorluğunu kaybetmesine mani olamadı. Bugün bu rolü ABD yüklenmiş gözüküyor. Ortadoğu’da ABD, yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sahip olmak için korkunç bir savaş yürütmektedir. Olan-biten bütün dünyanın gözleri önünde cereyan etmektedir. Bu kirli savaşlarda İngiltere’nin AB’nin, Rusya’nın, İran’ın da payı vardır.

Netice şu: Batı bakışı, Batı  medeniyeti şiddeti, kuvveti, gücü seçmiştir. Tarihte olduğu gibi doğu’ya-İslam dünyasına saldırıyı, istilayı seçmiştir. Varoluşunu güce, şiddete endekslemiştir. Batılı güçlü devletler hep bu yolu tercih etmişlerdir. Erdemi, feraseti, yardımı, şefkati seçmemişlerdir. Bu, kısa yollu bir zaferdir. Uzun bir zaman dikkate alındığında İngiltere’nin, S.S.C.Birliği’nin başına gelen ABD’nin, AB’nin, tüm güc odaklı zulüm makinelerinin de başına gelecektir.

Bu, aslında güce bulanmış bir korkunun, yok olma duygusunun dışa vurumudur. Ruhun bunalımının, sıkılışının, fakirliğinin sonucudur.

Bize düşen uyanmaktır. Dirilmektir. Harekete geçmektir. Tam bir şahsiyetsizliktir. Bağımsızlıktır. Böyle bir bilinç edinmiş olmaktır.

Şimdi çağdaş temel probleme, bütün bunların kaynaklık ettiği şiddete eğilmeliyiz.

Şiddet Üzerine

Ferit Kam, bir dörtlüğünde şöyle diyor:

Hasbihal eyleyecek hemdem yok

Dertten anlayacak mahrem yok

Yâreler açtı felek sinemize

Elde, hayfa sürecek merhem yok.

Karıncayı incitmeden korkan bir insana, anakucağının sıcaklığına sahip bir toplumsal yapıya sahiptik. Heyhat ki bugün bunlar sadece hayal. Bir halk şairimiz ne güzel söylemiş:

“Her köşede gül kokusu duyardım

Her görüşte başka lezzet alırdım

Kâh o bana kâh ben ona uyardım

Şimdi başkalaştı devran ağlarım ağlarım”.

İDEAL TOPLUM VAHİY MERKEZLİDİR, PEYGAMBERLER TOPLUMUDUR.

Böyle de olsa işin peşini bırakmamalıyız. Kaybettiklerimiz üzerine düşünmeliyiz. Araştırmalar yapmalıyız. Bir kere toplumları ikili bir tasnife tâbi tutabiliriz. İlki ideal toplum diğeri ise reel, içerisinde yaşanılan toplumdur. İdeal toplum vahiy merkezlidir, peygamberler toplumudur. Bugün içerisinde yaşanılan, yaşadığımız toplum ise beşeri düşünceler, iktisadi, içtimaî doktrinler çerçevesinde şekillenen toplumdur. İdeal toplumun sınırları Vahiy’le çizilmiştir. Üst ve alt sınırlar vardır. Sağ ve sol sınırlar vardır. Bunlar aşılamaz. Öncelikle insanlar eşittir. Devlet başkanıyla herhangi bir ferdin farkı yoktur. İnsanlar önemlidir, çok önemlidir. Şahsiyettir. Sürü değildir. Mutlak surette lidere, devlet başkanına vs bağlılık yoktur. Ve bu toplum sınıfsız bir toplumdur. Aristokratlar, rahipler, burjavalar bu toplumda türememiştir. Dolayısıyla ezme- ezilme, kinin, egoizmin birikimleri yoktur. Sevgi, saygı, esirgeme, yardımlaşma, başkasını tercih öncelenir. Allah korkusu ve sevgisi insanları kardeş kılmıştır. Erdem, ahlakîlik her yerde temel değerlerdir. Kimse Allah’ın koyduğu bu sınırları aşamaz, bir başkasına zarar vermez. Toplum güçlü, sarsılması zor değerler birliğine dayanıyor, bunlar çoğu fertlerce destekleniyordu. Bu toplumun aileden başlayan kurumlar zinciri de aynı değerleri yaşatma ideali ile donandığından kişiler sağlıklı, ruhen temiz, değerlerini benimsemiş, dindar, fedâkâr, saygılı olarak yetişiyorlardı. Tekkeler, zaviyeler, medreseler, cami bu tür yetiştirme ocakları olarak toplumu örüyor, canlı, duyarlı kılıyordu. Bu toplumun çok önemli bir özelliği de kötülüklerin üremesine müsaade etmemiş olmasıdır. İçki yasaktır. Zina yasaktır. Hırsızlık yasaktır. Kumar yasaktır. Faiz yasaktır. Toplum bütün bu alevlerden, afetlerden korunmuştur. Bu yasaklardan başka bir de yapılması zorunlu olan emirler vardır: kadınların çocukları yetiştirme görevleri, bu bir ibadet gibi algılanır, eksiksizce yerine getirilirdi. Sevgiyle, ninnilerle, öğütlerle, örneklerle yapılırdı ve tüm bunlar gönüllük esasına dayanırdı.  Bu topumda ilişkiler bir ibadet bilinciyle sürdürülür, komşu hakları, yardımlaşma, diğerlerine saygı, merhametli olma, kul haklarına azami riayet, yoksulları ve yetimleri koruma bunlardan bazılarıydı. Bütün bunlar ve daha fazlası hemen hemen her Müslümanın sahip olduğu vasıflardı. Namaz, oruç, zekât gibi ibadetler zaten zorunluydu. İşte kaybettiğimiz toplum bu toplumdu. İdeal toplum bu toplumdu. Bunun yerine Tanzimatla birlikte ferdiyetçilik, sekülarizm ve rasyonalitenin esas alındığı bir yapılanma getirilir. Ve yukarında tasvir edilen İslamî toplumun tamamen zıddı olan batılı anlayışa dayalı, beşeri aklın kurucu ve ilke koyucu olduğu bir sosyal ve idarî yapıya gidilir. Bu yeni oluşumda özgürlük adına herşey serbesttir. İnsan, toplum kutsaldan arındırılmıştır. Helal-haram diye bir anlayış ve algı yoktur. Allah ve peygamber dolayısıyla vahiy düzenleyici değildir, cemiyetten dışlanmıştır. İnsanın hiçbir eylemi gayri insani değildir. Böyle bir toplumda güç öncelenir. Sömürü, ezme, katl, hırsızlık, fuhuş, nefsani istekler, mesela hırs, kin, haset, mal biriktirme, haksızlık vs. Bu toplumlar mânevi birliktelikten, mânevi alt yapıdan yoksundur. Böyle bir derinlikleri yoktur. Bu dip tabaka Müslüman toplumlarda alabildiğine güçlüdür, sağlamdır ve besleyicidir. Dolayısıyla bu toplumlarda kötülükler kolay kolay doğamaz ve yaygınlaşamaz. Halbuki bütün bu insani özelliklerden yoksun şanın, şöhretin, nefsin isteklerinin alabildiğine yüceltildiği batılı toplumlarda ise her türlü kötülüğün boy verip gelişmesi olağandır. Farabi’den beri tüm bunlar bilinmektedir. Ki Farabî, demokratik toplumları fadıl toplum ve devletten saymaz. Aksine onları cahil toplum ve devletler sınıfına dahil eder. Gerekçesi açıktır: Bu tür toplum ve devletlerde iyilikler-güzellikler kadar, onlardan daha ileride kötülükler ürer ve yapılanmayı sarsar, bitirir. Çünkü erdemliler iş başına gelemez.  Nitekim Haçlı Seferlerinde bu iki dünya, bu iki toplum, karşı karşıya gelmiş, bahsedilen farklılıklar açıkça görülmüştür. Haçlılar hep katliam yapmıştır. Müslümanlar ise son derece insanî davranmışlardır. Unutulmaz eşsiz bir misaldir. Bir savaşta yenilen Müslümanlardan alınan esirlere, sırf eğlenerek, işkence etmek, öldürmek için galip komutan tarafından ölüm kuraları çektirilir. Müslüman esirler can havliyle birbirlerinin elinden kuraları kapma yarışına girişir. Bu, komutana hayli zevk verir. Ancak işin aslını öğrenince öyle bir şaşkınlık geçirir ki, Karakoç, “eğer o kumandanın resmi yapılsaydı, tarihin en korkunç şaşkınlık resmi olurdu” der. Çünkü Müslüman esirler ölüm yazılı kuraları birbirlerinden alma yarışındadır, ölüme atılma, kardeşi yerine kendisinin ölümünü tercih etme yarışında (Sezai Karakoç, Yap taşları ve kaderimizin çağrısı 1, İst 1996, (8). 

İşte biz böyle bir toplumu, her türlü kötülüğün cereyan ettiği batılı toplumla değiştirdik. Ve saldık kendimizi bu kötülükler deryasına.  Yine bir halk şairine sözü bırakalım: Aşık Hûdâi şöyle diyor:

“Hûdâi kan ağlar kimin nesine

Felek attı beni dert dünyasına

Salmışım gemimi gam deryasına

Açılmaz yelkenim batarım böyle”. 

Biz kötülükler deryasına batmışız. Yelkenimizin açılıp-açılmaması bize bağlı. Yani kurtulmayla batma arasındaki tercihi artık yapmak zorundayız. Neler yapabileceğimizden, önce toplumumuzda cereyan eden olaylara, ilişkin kısa bir istatistik ve bunlara ilişkin birkaç örnek vererek içinde bulunduğumuz durumun vehametine dikkatleri çekmek istiyorum: Önce istatistik: Türkiye’de şiddet, tecavüz, istismar olayları hayli yaygın. Ailelerin %34’ünde fiziksel, %55’inde de sözlü şiddete rastlanıyor. Tecavüz, tüm dünya kadınlarının en büyük problemi. “Tecavüze uğrayanların %50’si 18 yaş altında ve bunlardan %10’u erkek çocuk gerisi ise kız çocuktur. Her 4 kız çocuktan biri cinsel şiddete uğruyor. Daha çok 7-9 yaş arası çocuklar cinsel şiddete uğruyor. 5-10 yaş arası çocukların %55’i 10-16 yaş arası çocukların ise %40’ı ensest mağdurudur. Cinsel saldırganların %72’i tanıdık biridir. Ensest olaylarında faillerin %50’si öz babalar, sırasıyla da amcalar, enişteler, ağabeyler, dedeler ve dayılardır. Acil yardım hattını arayan kadınlardan %57’si fiziksel şiddete, %46,9’u cinsel şiddete, %14,6’sı enseste ve %8,6’sı tecavüze maruz kalmıştır”(http://www.antoloji.com/turkiye-03.04.2014). Bütün bunlardan sadece iki örnek alıyorum:

“Profesör Anne Kızı Tarafından Öldürüldü”.

Hadise 2005 yılında cereyan etti. Tabiî bu ilk anne cinayeti değildi. Bu yıl içerisinde Bursa, Ankara, Konya gibi illerde de benzer cinayetler işlenmişti. Aile içi şiddetin dozunu gösteren bu tür cinayetlerin sebepleri üzerinde pek çok şey söylendi. Fakirlik, otorite, eğitimsizlik vs ileri sürülen sebeplerdi. Halbuki anne katili Başak Aydıntuğ olayı tüm bunları aşıyordu. Kendisi hukuk fakültesi öğrencisi idi. Anne-baba da profesördü.

İkinci vaka daha vahim. Talihsiz bir kızımız babası tarafından kirletilmişti. O, “hayatta hep sordum ve soruyorum: Daha çocukken öz kızının mahremiyetine el uzatan bir babam olduysa, çaresiz ve zavallı ben, ne yapabilirim?” (A. Solak, Şiddeti Anlamak, 57).

Bu tür pek çok olay hemen hemen her gün cereyan etmekte, başka şiddet olaylarıyla birlikte nice insanlar acılar çekmekte, yuvalar yıkılmakta, toplum derinden sarsılmaktadır.

İDEOLOJİLERDE, UYUŞTURUCULARDA, HER TÜR ŞİDDETTE DIŞA VURAN RUHUN TATMİNSİZLİĞİDİR

 

Şiddet, buhran, kriz her yerde; Toplumda, devlette, siyasette, ekonomide, hülasa her yerde. İhtilaller şiddetin, buhranın eseri. Kargaşa, istikrarsızlık onun ürünü. Kamplaşma, kavga, tahammülsüzlük onun mahsülü.  Hülasa anarşi, terör, kriz çağımızın eseri. İnsanlar, gençlik hep krize, buhrana ve şiddete bulanıyor. Onları hiçbir çılgınlık ve benzeri meşguliyet kurtaramıyor. İdeolojilerde, uyuşturucularda, her tür şiddette dışa vuran ruhun tatminsizliğidir. Çünkü şiddetin, buhranın sebebini dışta arayanlar meselenin derinliğine vakıf değillerdir. Kriz, bunalım eskiden olduğu gibi dışta “Agora”da, “Forum”da değildir (Karakoç). Buhran, şiddet ruhtadır. Ruh bunalmıştır. Ruh boştur, boşluktadır. Şimdi, iki örneğimize atıfla bunu biraz açalım: Başak’ın hayatına baktığımızda uysal, büyüklerinin dediğini yapan, hayır bile diyemeyen birisi. Ama kırılmış bir ailede yetişmiş. Anne-baba sevgisi, şefkati hiç görmemiş. Anne-babasının kendisini sevip-sevmediklerini hiç anlayamamış. Hep büyük baba ve büyük annesinin yanında kalmış. Belli zamanlarda anne babasının yanına gitmek zorunda kaldığı durumları o istemediği ve mutsuz olduğu durumlar olarak anıyor. Çünkü çocukluğundan beri evlerinde şahit olduğu manzara korkutucudur, ürkütücüdür ve tedirgin edicidir. Ev bir savaş alanıdır. Anne-babanın birbirine hücumları, hakaretleri, alçaltıcı söz ve tavırları alabildiğine yıkıcı ve nefret edici bir ortam oluşturur. Anne, babadan nefret eder, ve her fırsatta öfkesini kusar. Baba da aynı. Çoğu zaman bu öfke, nefret çocuğa da yansır. Birbirlerinden hırsını alamayan anne-baba çocuğuna yönelir, tüm kinlerini, öfkelerini şiddetlerini ona boşaltırlar. Neticede Başak sözü şöyle bağlar: Geri dönüp baktığımda şunu görüyorum: Annem-babam bana ihtiyacım olan sevgiyi hiçbir zaman vermediler. Onların beni sevdiklerine de hiçbir zaman inanmadım (Solak, age, 19-23).

Anne-babanın aile yapıları da aynı. Annenin babası alkol problemleri olan netice de hanımı tarafından  boşanmış biri. Baba Prof. Dr. Semih Aydıntuğ mektubunda bu gibi boşluklara değinir. Çok meşgul olmalarına bağlar çocuklarıyla ilgilenmemiş olmayı. Aydıntuğ karısına ihanet ettiğini de itiraf eder. Bir paragrafta, Başak’ın durumunu bir yolla üniversitedeki ortama bağlar. O paragraf şöyle: Başak, Bilkent Üniversitesi’nde Hukuk Fakültesi’ne gidiyordu. Oranın nasıl bir yer olduğunu 18 yıllık bir öğretim üyesi olarak hala anlayabilmiş değilim. Derslerinde çok başarılı öğrenciler olduğu gibi, her türlü “Aşırı Özgürlüğün” yaşanabileceği dolayısıyla eğitimden, uzaklaşmaya çok uygun bir ortam da vardı (Solak, 23-26).

Başak’ın ikinci yolu seçtiği açık.

İkinci Örnek Baba Mağduru Bir Kız

İkinci vakayı uzunca tahlil etmeyeceğim. İlk vakadaki olumsuzluklara ilaveten yoksullukla mücadele yanında ateist bir baba var. Alkolik, ev celladı, aşırı ideolojik çevrelerce irtibatlı bir baba. Öyle ki ev ihtiyaçları için para istenildiğinde dahi dayağa, hakarete, öfkeye maruz kalan bir kadın ve çocukları. Böyle bir ailenin mağduru olan kızımızın çocukluğundan hatırladığı pek az olumlu hadise var. Bunların içerisinde pırıl pırıl şefkatle bakan bir çift gözün yeri başka (İlkokul öğret. gözleri). Ve hiç unutamadığı sık sık karşılaştığı kendisini bunaltan tavırlardan biri: “Onunla ilgili küçüklüğümden beri hatırladığım sürekli alkollü gelip, en ufak bir sebepten tartışma çıkarıp bizi dövdüğü anlardır. Hem de öyle böyle değil…Kaç kere küçük tuvaletimi altıma yaptığımı hatırlıyorum (Solak, 59).

 

Bu tür vakalar artık sıradanlaştı. Hatta bunlarla karşılaşmayan insanların, ailelerin pek az olduğu söylenebilir. Öyleyse neler yapılabilir konusu üzerinde durmalıyız.

GERÇEKTEN NELER YAPILABİLİR? YAPILABİLECEK BİR ŞEY VAR MI YOKSA İŞİN SONUNA MI GELİNDİ? 

Başlangıçta toplumlar ikili bir tasnife tâbi tutulmuştu: İdeal toplum ve reel toplum. İdeal toplum kaybettiğimiz toplumdu. Peygamberler toplumuydu. İlkesi olan, yasakları olan bir toplumdu. Böyle bir toplum her şeyden önce fıtrat üzeredir, fıtrata dayanır. İnsan ruhu fıtren düzen ister, nizama mütemeyyildir. Kargaşadan, kavgadan, kaostan kaçar. Düzen tabiata da içkindir. Yaratıcının ondaki sünnetidir. Atomdan galaksilere, ay ve güneş tüm varlıklar bir düzen içindedir. Varlığın şiarı düzendir. Atom çekirdeğinin etrafında olanca  hızlarıyla dönen elektronlar bir nizamı dile getiriyor. Galaksilerde de aynı sistem. Tabiattaki bu muazzam kararlılık, düzen aslında insan ruhunda da cari. Dolayısıyla cemiyette, devlette, insanın yapıp-ettiği bütün faaliyetlerde de geçerli. Batılı yapılanma bu tâbiî, fıtrî düzeni bozar. Tek ilkeyi yani gücü esas alır. Her şeyi yeniden kurgular. Kurucu ilkeyi ferde, akılcılığa ve sekülarizme çeker. Sonuçta çağı Garaudy’ye göre kuvvet, korku ve şiddet karakterize eder. Bu gelişmeler insanı Allah’tan, tabiattan ve kendimizden koparır. İnsan her şeyden kendini âzâde sayar. Dayandığı sadece egosudur. Sonsuza kadar açılan ihtiraslarıdır, istekleridir. Bunlara ulaşmada hiçbir ilke, kutsal tanımaz. Her ne ki bunlara ulaşmada engeldir, mutlaka bertaraf edilmelidir. Böyle bir dünyada tek geçer akçe güçtür. Sindirmedir. Saldırganlıktır. Şiddettir. Bu yapılanma toplumda, millette, milletlerarasında da bu minval üzeredir. İşte bütün bunlarla ilişkiler güc merkezinde işletilir. Geçer akçe sindirme, yönlendirme, saldırganlık ve şiddettir. İkinci tip toplum olan reel toplum böyle bir toplumdur. Ruhların çoraklaştırıldığı, boşluğa itildiği, hürriyet adına her tür otoritenin, nizamın reddedildiği, yıkıldığı bir toplum. İnkârın, isyanın, zulmün, korkunun, şüphenin, güvensizliğin öldürdüğü, boşluğa saldığı canları düşünün. İçerisinde yaşanılan toplum bu. Bir ölü dünyayla, insanlıkla karşı karşıyayız. Böyle bir dünya kendini üretiyor. Dolayısıyla şiddet her yerde. Ailede, sokakta, mektepte, toplumda, devlette vs. Çünkü şiddet ruhlarda. Öyleyse çağa düşen ruhları dirilmektir. Modern çağ bunu başaramaz. Çünkü bu sonuç onun eseri. Böyle bir dünyanın mağdurları bizlere yol gösterici olabilirler. Her iki vakamızın da hasretini çektikleri şefkatle bakan, sevgiyle ışıldayan bir çift göz. Muhabbetle kucaklayan bir kalp. Aslında bütün dünyanın da iştiyakını duyduğu, hasretini çektiği bu. Mesele, bütün mesele bu. Ölen, taşlaşan kalbleri diriltme. İnsanı diriltme. Aslında insanlık diri olduğunu sansa da ölü. Allah’ın ışığını almayan kalbler ölüdür. Peygamber sevgisiyle titremeyen, açılmayan, kardeşine merhamet etmeyen insanlar ölüdür. Ruhlar diriltilmelidir. Bunun ilacı savgidir, aşktır. Yanmaktır. Bugün Müslümanın görevi budur. Aşk ateşiyle kalbleri tutuşturmak. Allah’a inancı, sevgiyi yüreklere taşımak. Kur’an buna odaklanır. Kalblere inancın, umudun, sevginin, merhametin ateşini taşır. Peygamber aşkını, Allah aşkını ulaştırır. Şu ayet bu manada bugün yapılması gerekeni çerçeveler: “Bir kişiyi öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir, bir kişiyi dirilten bütün insanlığı diriltmiş gibidir”. Başka hiçbir din, ideoloji, sosyal sistem böyle bir ilke getirmemiştir, getiremez de. İnsanı bu kadar yücelten, onu-tek insanı tüm insanlıkla bir sayan böyle bir bakış açısı, harikadır ve dirilticidir (S. Karakoç).  Bütün bunların karşısında bizim görevimiz insana, insanlığa can taşımaktır, inancın diriltici soluğunu aşılamaktır. Peki bizler tek tek, yahut gruplar halinde böyle bir bu görevi, yüklenebiliyor muyuz yerine getirebiliyor muyuz? Dahası getiremiyorsak ne yapıyoruz? Yüklenmemiz yolundaki bilinci geliştirmeliyiz. Bu da,  insanların, insanlığın Yüce Peygamberi anlamalarından geçer. Ah ne olurdu insanlık bunu bir anlayabilse! Yunus, boşuna mı söylüyor:

“Mümin olan tenlere

Cansın Ya Resullah”.

Kaynak: Editör: BEŞİR KELLECİ
 
Etiketler: arsiv
Yorumlar
Ulusal Gazeteler
BİZİM GAZETE
Puan Durumu
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
1
Galatasaray
26
27
2
2
8
12
2
Medipol Başakşehir
26
23
2
2
8
12
3
Beşiktaş
22
19
2
4
6
12
4
Kayserispor
22
19
2
4
6
12
5
Fenerbahçe
20
25
2
5
5
12
6
Sivasspor
19
18
5
1
6
12
7
Bursaspor
18
22
4
3
5
12
8
Göztepe
18
22
4
3
5
12
9
Akhisarspor
18
18
4
3
5
12
10
Alanyaspor
17
25
5
2
5
12
11
Trabzonspor
16
23
4
4
4
12
12
Kasımpaşa
15
20
5
3
4
12
13
Yeni Malatyaspor
14
16
6
2
4
12
14
Antalyaspor
13
14
5
4
3
12
15
Atiker Konyaspor
11
12
7
2
3
12
16
Osmanlıspor FK
8
17
8
2
2
12
17
Gençlerbirliği
8
14
8
2
2
12
18
Kardemir Karabükspor
8
12
8
2
2
12
Nöbetçi Eczane


Nöbetçi eczanlerle ilgili detaylı bilgi için lütfen tıklayın.

Arşiv
Haber Yazılımı